Image thumbnail

Beton Ormanları

Beton Ormanları

Cılız bedenli, soylu ruhlardır

bir fidana sevdayla sarılan…
Kalın enseli, arsız ellerdir
bir ormanı şehvetle 
dudağından salyalar sızarak
kesip betona bulayan…
*** *** ***
Neyi konuşuyoruz biz? Yeşili dalında seven, nefesini temizleyen ağaçları korumak, bedenlerinde hayata tutunmak isteyen bir avuç insan?
Hayal kuralım, Türkiye’nin lokomotif sektörü gerçekten ama gerçekten turizm olsa mesela! Zümrüt ormanlar, mavi kıyılar, doğal sit alanları, tarihi sit alanları çiçek gibi olurdu. Arkeoloji bütçeleri artar, Anadolu’nun zengin tarihi ortaya çıkartılır, her ören yeri turistle dolar taşardı. Farklılığı, bir konsepti olan işletmeler çoğalır, kalitesi artardı. Gömleğinin düğmeleri açık, bir eliyle göbeğini sıvazlayan diğer eliyle haşlanmış mısır kovasını taşıyan kumsal satıcıları dolaşmazdı. Beyaz atletialtına, dizleri bombelenmiş eşofmanla sanki evinin balkonundaymış gibi görünen kestane satıcıları Gülhane parkında olmazdı. Kalkan müşteriden boşalan masaya oturmadan temizlenmesini istediğinizde masayı sildiği bezle sandalyeleri silen garsonlar görmezdik. Alüminyum doğramalarla çevrelenivermiş, bir kaç plastik sandalye ve masa ile dükkanımsı hale gelen havalandırmasız cafelerde üzerinize yağ kokusu sinmezdi. Asırlık hürmetli ağaçlar altında özgün cafeler, güleryüzlü gençlerin hizmet verdiği, heryeri çiçek donanmış, tertemiz mekanlarımız çoğalırdı.
Üç tarafı denizle kaplı diye öğrendiğimiz ülkemizin üç tarafı duble yollarla çevrelenmezdi. Asfalt, aramıza kordon ipi gibi set çekmezdi. Zeytinlikler, madencilere peşkeş çekilmez hatta onlara dur denirdi.
Bu hayali zihninizde genişletebilirsiniz, göreceksiniz yüzünüzdeki gülümseme büyüyecek. Fakat an gelecek donacak! Çünkü, gerçek hayata döneceksiniz ve göz kapaklarınızı açınca beton ormanlar üzerinize yürüyecek.
*** *** ***
Geçtiğimiz hafta İzmir’de emlakçılık yapan orta yaşlı bir hanımla sohbet ettim. Ben Seferihisar’da zeytin ağaçlarını anlatırken, oraların çok güzel olduğunu söyledi ve devam etti. Mandalina bahçelerine verilen imarlardan, Karaburun yolunun genişlemesiyle inşaat yapılacak alanların artacağından, yapılacak apartmanlardan, gösterişli malikhanelerden iştahla ve hevesle bahsetmesi ürküttü. Oysa, emlakçılık bu günahın en günahsız halkası. Zinciri geriye takip ettikçe başı ucu kaçıyor. Artan emsal değerleri, 2B arazileri, sit alanlarına imar müsaadesi, altın madeni ve daha bir çok konuda yasalar ve izinleri verenler değil mi sorumlu?
İlk kez duymuşum gibi kafamda taşlar yerli yerine oturdu. Kendi kendime sordum neyin doğası, neyin çevreciliği, neyin tarihi, sit alanı? Bu ülkede inşaat sektörü lokomotif olduğu sürece daha çok orman, kıyı, dağ, göl, dere heba olur. Kendi geleceğimizi yutarak üstelik. Gün gelir saksıdaki çiçeğine uzanır bu arsız eller!
Sevgiyle kalın…
Not: Yazarken bu satırları, Soma’dan bir acı haber daha geldi… Bu kez yer altından değil üzerinden… Binlerce zeytin ağacı kesildi… Bilge ve bereketli
zeytinler öldüler…
Armağan Portakal